Görünür Olmak ve Etkilemek
Influence Kültürü Üzerine
Influence kelimesi etkilemek anlamına geliyor. Bugün bu kelimeyi çoğunlukla sosyal medya ve influencerlık üzerinden düşünsek de belki daha ilginç olan, bir meslek olarak influencerlık değil, influence etme arzusunun kendisi: Görülmek, başkalarında bir iz bırakmak, beğenilmek, özenilmek, insanların seçimleri ya da düşünceleri üzerinde bir etkimizin olduğunu hissetmek…
Bunların hiçbiri insana yabancı ihtiyaçlar değil. İnsan kendisini yalnızca kendi içinden kurmaz; başkalarının bakışı, ilgisi ve verdiği karşılık da benlik deneyimimizin bir parçasıdır. Dolayısıyla mesele görünür olmayı ya da etkilemeyi istemenin kendisinden çok, bunların ruhsal hayatımızda ne kadar merkezi bir yer kaplamaya başladığı olabilir.
Ötekinin gözünde kendini görmek
Kohut’un kendilik psikolojisi, insanın görülme ve takdir edilme ihtiyacını anlamak için önemli bir çerçeve sunar. Çocuğun bakım veren tarafından görülmesi, heyecanının paylaşılması ve değerli hissettirilmesi, zamanla daha dayanıklı bir kendilik duygusunun gelişmesine katkıda bulunur. Yetişkinlikte de başkalarından gelen takdir önemini bütünüyle kaybetmez; ancak gelişimle birlikte özdeğerin yalnızca dışarıdan gelen onaya bağlı olmaması beklenir (Kohut, 1971, 1977).
Sosyal medya bu eski ihtiyaca oldukça yeni bir biçim vermiş görünüyor: Görülmek artık yalnızca hissedilen değil, aynı zamanda sayılabilen bir şey. Kaç kişi gördü, kaç kişi beğendi, kaç kişi takip etti?
Bir beğeninin kişilerarası ilişkideki gerçek bir aynalanmayla eşdeğer olduğunu söylemek elbette mümkün değil. Yine de görünürlüğün ve onayın bu kadar ölçülebilir hale gelmesi, insanın özdeğerini dışarıdaki bakış üzerinden düzenleme eğilimini güçlendirebilir.
Belki ayırt edici soru şudur: Görülmekten hoşlanıyor muyuz, yoksa ancak görüldüğümüzde mi kendimizi değerli hissediyoruz?
İdeal benliğin görünür hale gelmesi
Sosyal medya yalnızca görülmenin değil, nasıl görüleceğimizi seçmenin de alanını genişletti. Hayatımızın hangi parçasını göstereceğimizi, hangi fotoğrafı seçeceğimizi, neyi kadrajın dışında bırakacağımızı belirleyebiliyoruz.
Karen Horney’nin gerçek kendilik ile idealize edilmiş kendilik arasındaki mesafeye ilişkin düşünceleri burada hatırlanabilir. Horney’e göre sorun bir insanın ideallerinin olması değildir; kişinin idealize ettiği imgeye giderek daha fazla bağlanması ve gerçek deneyimiyle bu imge arasındaki mesafenin büyümesi ruhsal bir gerilim yaratabilir (Horney, 1950).
Bu açıdan sosyal medya, ideal benliğin yalnızca hayal edildiği değil, aynı zamanda sergilenebildiği bir alan yaratıyor. İnsan giderek nasıl hissettiğinden çok nasıl göründüğünü, ne yaşadığından çok yaşadığının dışarıdan nasıl algılandığını izlemeye başlayabilir.
Burada da belirleyici olan paylaşmak ya da görünür olmak değil, görünürlük ile özdeğer arasındaki ilişkinin katılaşmasıdır. Görünür olmadığımızda, beğenilmediğimizde ya da etkimizin sınırlı olduğunu gördüğümüzde benlik değerimiz bundan ne ölçüde etkileniyor?
Influence etme arzusu yalnızca influencerlara ait değil
Belki de tam bu nedenle meseleyi yalnızca influencerlık üzerinden ele almak eksik kalır. Influencerlık, çağın görünürlük ve etki arzusunun en belirgin biçimlerinden biri olabilir; fakat influence etme arzusu çok daha geniş bir alana yayılıyor.
Başkalarının bizi nasıl gördüğünü eskisinden daha fazla takip ediyor, yaptıklarımızın karşılığını daha hızlı alıyor ve kendimizi daha geniş kitlelerle karşılaştırıyoruz. Böyle bir kültürde yalnızca ne yaptığımız değil, yaptığımız şeyin ne kadar görünür olduğu da değer ölçütlerinden birine dönüşebilir.
Bu durum başka bir soruyu da beraberinde getiriyor: Daha az görünürlük sağlayan uğraşlara psikolojik yatırım yapmak giderek zorlaşıyor olabilir mi?
Kimsenin görmediği bir şeyi öğrenmek, paylaşılmayacak bir deneyimin içinde kalmak, alkışlanmayacak bir iş yapmak, sonucunu hemen göstermeyen bir alanda yıllarca emek vermek… Bunların verdiği doyum, dışarıdan gelen hızlı ve ölçülebilir geri bildirimlerin yanında daha sessiz kalabilir.
Oysa insanın ruhsal hayatının önemli bir bölümü tam da bu görünmeyen alanda kuruluyor.
Görünmekten yaşamaya
Csikszentmihalyi’nin “akış” kavramı, kişinin yaptığı etkinliğe yoğun biçimde daldığı ve dikkatinin büyük ölçüde eylemin kendisinde olduğu deneyimleri tarif eder (Csikszentmihalyi, 1990). Sürekli olarak kendimizi dışarıdan izlemek ise kimi zaman bunun karşı yönünde işleyebilir.
Bir deneyimi yaşarken aynı anda “Bu nasıl görünüyor?” sorusuyla meşgul olduğumuzda, deneyimin öznesi olmanın yanında kendi hayatımızın seyircisine de dönüşürüz.
Burada ruhsal açıdan belirleyici olan, görünür olmanın, beğenilmenin ya da başkaları üzerinde etki yaratmanın kendi başına varlığı değil; bunların kişinin ruhsal ekonomisinde nasıl bir yer tuttuğudur. Dışarıdan gelen ilgi ve onay, kendilik değerini destekleyen pek çok kaynaktan biri olarak kalabileceği gibi, zamanla bu değerin korunması için giderek daha fazla ihtiyaç duyulan bir düzenleyiciye de dönüşebilir. Dolayısıyla üzerinde durulması gereken, görünürlük arzusunun miktarından çok, bu arzunun ne ölçüde vazgeçilmez hale geldiği ve görünürlüğün kesintiye uğradığı anlarda kişinin kendi değeri ve yaptığı şeylerin anlamıyla ilişkisini ne ölçüde sürdürebildiğidir. Aynı davranış, farklı kişilerde ve hatta aynı kişinin yaşamının farklı dönemlerinde oldukça farklı ruhsal işlevler üstlenebilir.
Belki influence kültürünün ruhsal açıdan asıl düşündürdüğü yer de burasıdır. İnsan için başkasının bakışı her zaman önemliydi. Fakat çağımız bu bakışı sürekli, ölçülebilir ve ulaşılabilir hale getiriyor. Dolayısıyla mesele başkasının gözünden bütünüyle vazgeçmek değil; o gözün, insanın kendi gözünün yerini ne ölçüde almaya başladığını fark edebilmek olabilir.
Görünürlük çağında belki sorulabilecek en sade sorulardan biri şu:
Kimse görmeyecek olsa, yine de yapmak isteyeceğimiz şeyler neler?
Kaynaklar
- Csikszentmihalyi, M. (1990). Flow: The Psychology of Optimal Experience. Harper & Row.
- Horney, K. (1950). Neurosis and Human Growth: The Struggle Toward Self-Realization. W. W. Norton & Company.
- Kohut, H. (1971). The Analysis of the Self: A Systematic Approach to the Psychoanalytic Treatment of Narcissistic Personality Disorders. International Universities Press.
- Kohut, H. (1977). The Restoration of the Self. International Universities Press.